Talat ÜLKER: Aydın Yabancılaşması ve Bâkiler’in Şiiri

Öğr. Gör. Talat ÜLKER

AYDIN YABANCILAŞMASI VE BÂKİLER’İN ŞİİRİ

Her milletin; kendine özgü bir modernleşme öyküsü vardır. Milletlerin modernleşme öyküleri, o toplumların içinden geçtikleri tarihi serüvenle birlikte kültür ve inanç iklimleri tarafından belirlenir. Batı’nı geçirdiği modernleşme ve aydınlanma sürecinin tüm aşamalarını Şark’ta da aramak beyhude bir gayrettir. Batı’nın aydınlanmasının ve modernleşmesinin; felsefi temelleri Almanya’da, siyasal temelleri Fransa’da ve endüstriyel temelleri İngiltere’de atılmıştır. Batıda bugün ulaşılan toplumsal sistemin ana ilkeleri; din-devlet ilişkisinin yerli yerine oturtulması, bilimsel gelişmelerin üretim sürecine sokulması, Protestan ahlakının muamelata ve iktisadi zihniyete egemen kılınmasıdır.

Türk modernleşmesi güvenlik ve bağımsızlık arayışlarıyla başlamış, Batı’ya öykünmeyle biçimlenmiş, taklitçiliği aşamadığı için tepeden inmeci bir model olarak kalmıştır. Belki de bu nedenle tam anlamıyla başarılı sonuçlar alınamamıştır. Bizde modernleşme süreci; aydınlanma, şehirleşme, milli burjuvaziyi oluşturma, basın-yayın-eğitimde kurumlaşma ve yaygınlaşma gibi etkenlere bağlanamaz. Bizdeki modernleşme, öykünme ve aydınların toplumu dönüştürme fantezisi olarak başlamış ve bürokratik dayatmalarla tabana kadar yayılmıştır. Baştan sona siyasi bir program ve mücadele eseri olan bu modernleşmenin ne yazık ki felsefi derinliği ve sosyolojik altyapısı eksiktir.

Türk topluluklarında modernleşme doktrinleri on dokuzuncu asrın ortalarından itibaren görülmeye başlanır. Bizim modernleşme ve aydınlanma sürecimize eşlik eden fikir akımları İslamcılık, Garpçılık, Osmanlıcılık ve Türkçülük başlıklarında toplanabilir. Bu akımların en etkilisi ve millet hayatının akışına en çok tesir edeni şüphesiz Türkçülüktür. Türkçülük görüşü, imparatorluk cemaatlerinden bir millet oluşturma çabalarıyla şekillenmiş, meşrutiyetle beraber devletin resmi ideolojisi payesine yükselmiş, istiklal harbini yürüten kadroları yönlendirmiş ve devletin yeni rejimi olan cumhuriyetin programını oluşturmuştur.

Türklerin İmparatorluk Türkiye’sindeki hâkim ve kurucu konumlarını bürokrasi geleneklerinin zayıflığı nedeniyle yeterince kullanabildikleri söylenemez. Milli burjuvazisini ve bürokratik geleneğini kuramayan Türk milleti, tarih boyunca devletlerinin üst yönetimini azınlıklara teslim etme zaafının esiri olmuştur. Güçlü olduğumuz asırlarda başka milletlerin enerjisinden istifade anlamına gelen bu özelliğimiz, güçten düştüğümüz çağlarda Türk soyunun devletten uzak kalmasına sebep olmuş ve devletlerimizin yıkılışının ana sebepleri arasında yer almıştır.

Rusların kazandığı zaferlerle Ortodoksların hamiliğine soyunması, bilimsel ve askeri yenilgilerin devleti batılılaşmaya zorlaması ve kapitalist Batı sömürgeciliğinin Osmanlı topraklarını sömürme iştahının zorlamasıyla devlet, 1839 ve 1856 ıslahatlarıyla Rum, Ermeni ve Musevi cemaatlere millet nizamnamesi vermek zorunda kaldı. Bu süreç Türk olmayan Müslüman azınlıkların da devletten çözülmesi süreciyle birleşince bütün çabalar sonuçsuz kaldı ve devlet güneşi batmaya yüz tuttu. Bu batış nedeniyle, terk edilen, hırpalanan ve ihanetlere uğrayan Türk toplumu kendi kimliği etrafında örgütlenme gereğini hatırladı. Bu hatırlayışa Türkoloji ilminin verileri de eklenince Türkçülük akımı ortaya çıktı.

Gaspıralı İsmail ve Yusuf Akçura tarafından geliştirilen Türkçü Turancı dünya görüşü Ziya Gökalp tarafından sistemleştirildi. Akçura ile Gökalp’in fikirlerinin önemli bir kısmı Mustafa Kemal Paşa tarafından hayata geçirildi. 1923-1931 yılları arasında devletin hâkim ideolojisi Türkçülüktür. Turan ideali ertelense de Türk kimliği devletin kurucu öğesidir. Lakin bu iktidar uzun sürmez. Türkçülük akımı, kurucu düşünce olmasına rağmen Atatürk’ün Çankaya’ya çekildiği yıllardan itibaren saldırılara uğramış, yaralar almış ve devletten dışlanarak muhalefete itilmiştir.

Türkçülük dünya görüşünün şubeleri olan Türk Ocakları kapatılınca resmi törenlerin nutuklarına hapsedilen Türkçülük, devletteki kurucu işlevini yitirmeye başlar. Muasırlaşma fikri, batılılaşmaya dönüştürülür, devletin temeli Yunan mitolojisinde ve eski Anadolu uygarlıklarında aranmaya başlanır. Milliyetçilik fikri yeniden muhalefete düşer. Türkçülük fikrinin muhalefete düşüşün dönüm noktası Mayıs 1944 olayları sebebiyle yapılan yargılamadır. Bu yargılama tarihe Irkçılık Turancılık Davası olarak geçmiştir. Türkçüler devleti ve düzeni yıkmaya kalkışmakla suçlanmışlar ve devletten dışlanmışlardır. Bu süreçte Türkçülük fikri sağ cepheye kaymış ve biraz da maksatlı olarak Cumhuriyet ve Atatürk karşıtı konumda tutulmaya çalışılmıştır.

Böyle bir macerayla günümüze gelen modernleşme öykümüzün bir yanı yabancılaşma olarak da okunabilir. 19. ve 20. yüzyıllarda meydana gelen sosyal, siyasal ve ekonomik alandaki değişimler ve gelişmeler diğer yüzyıllara oranla oldukça hızlı olmuştur. Modernleşme olarak tanımlayabileceğimiz bu değişmeler kendisini her alanda göstermiş, bu süreçteki bilimsel ve teknolojik gelişmeler, kentleşme ve kapitalizmin egemen oluşu gibi durumlar mevcut yapıyı değiştirmiştir. Yabancılaşma terimi en genel ifadesiyle bireylerin birbirlerinden ya da belirli bir ortam ve süreçten uzaklaşmalarını anlatır. Yabancılaşma felsefi anlamda; genellikle insanın kendine, aslına, fıtratına sırt dönmesi, ondan uzaklaşması anlamında kullanılmaktadır. Yabancılaşma, “ben”in kendi özünden uzaklaşması, kişinin kendi benliğiyle ya da zihin halleriyle kendisi arasına duygusal bakımdan mesafe bırakması durumudur.

Yabancılaşma, hangi anlamda kullanılırsa kullanılsın daima olumsuzluğu ve kopukluğu, sırt dönmeyi, sürgünü, anlamsızlığı çağrıştıracaktır. Bir takım sosyolojik ve psikolojik dış etmenlerden dolayı kişi, kendi benliğini kaybeder ve bunun sonucu olarak dengesizlikler yaşayıp çevresiyle uyum sağlayama ve iletişim kabiliyetini yitirir. Bu nedenledir ki yabancılaşma değişmekten daha ziyade bir başkalaşmadır. Bakiler “Anadolu Gerçeği” adlı şiirinde topluma, toplumun inanç ve değerlerine yabancılaşan aydınlara seslenir: Zaman zaman nankör çıktı büyütüp okuttuğum, Gölge vermedi çok kere diktiğim ağaç…

Zaman zaman nankör çıktı büyütüp okuttuğum,
Gölge vermedi çok kere diktiğim ağaç…
Aydın, somut olayların üzerine çıkıp soyut düşünebilen, toplumun temel problemleriyle değerleriyle ilgilenen; sosyal, ekonomik, politik gelişmeler üzerinde düşünüp tahlil ve tenkit yapabilen, yeni yorumlar getirebilen insandır. Aydın, toplumla ya da bireylerle hemfikir olmama özgürlüklerini korumak, aklın ırmağını alışkanlıkların karanlık çölünde kurutmamak için olağanüstü bir gayretle direnen insandır. Aydınların en önemli özellikleri ortalama bir insandan daha fazla bilgi birikimine sahip olmalarıdır. Ancak, bu birikim toplumun lehine kullanıldığı sürece aydın olma özelliğiyle bağdaşır hale gelir. Belirli bir ideolojinin veya dünya görüşünün esiri olan, onu gerçeğin tamamı zanneden bir insan aydın değildir.

Kılığın kıyafetin sarmadı beni
Söylediğin türküler bizim türkümüz değil
Başka çeşmelerden doldurmuşsun tasını
Yüreğinde nakış yok, acı yok bizden
Bulutlar rahmetini kesmeden yavaş yavaş
İnsanlar selâmını esirgemeden
Savuş git içimizden…
Aydın kelimesi Türkçe Sözlükte; ışık alan ışıklı, aydınlık, kültürlü, okumuş, görgülü, ileri düşünceli, münevver kimse anlamlarıyla verilir. Aydın kelimesi üretilmeden önce Türkçemiz bu anlamı karşılamak için “münevver” lafzını kullanıyordu. Yavuz Bülent Bakiler’e göre aydın olmak için halkın değerleri ve inançlarıyla barışık olmak, onun yaşadığı hayatla tanışık kalmak gerekiyordu.

Yalın ayaklarınla koştun mu tarla tarla
Duydun mu çıplak toprağın, çıplak insanın yasını
Ağlayan kadınlarla, ihtiyarlarla
Yaşadın mı bir yağmur duasını
Boz bulanık ırmaklarda çimdin mi,
Kulak verdin mi yürekten kavala, saza
Bir ipek seccade üstünde gibi, huzurla
Durdun mu toprakta namaza?

Yabancılaşmış aydın halkın değerlerini ve hayat tarzını anlamaktan uzak, onu aşağı, bayağı ve hor gören bir bakış açısına sahiptir. Batılılaşma ihtiyacıyla ortaya çıkan ve Cumhuriyet sonrasına da taşan Türk aydınları büyük oranda bu tip içinde yer alırlar. Zihniyet açısından aydınlar dört kısma ayrılır:

Geleneğe bağlı aydınlar; toplumda bir geleneği bulunan bir modelin, ortak kültürün ve zihniyetin, yüzyıllar boyunca sürekli olmasını sağlamak maksadıyla okullar ve dini kurumlar aracılığıyla devamlılığı sağlarlar. Batı medeniyeti taraftarı aydınlar; toplumun ilerlemesinin, batılı ülkelerin müreffeh seviyeye ulaşmasını sağlayan her türlü kurumun aynen alınması ile o seviyeye ulaşılacağına inanan, batı taraftarı olan aydınlardır. Sentezci aydınlar; geleneksel değerlerle ileri olduğu kabul edilen yabancı değerlerin oluşturacağı sentezin faydasına inanmaktadırlar. Özellikle batılılaşma probleminin ortaya çıkmasından sonra Türk aydınları, önce teknik bilgi ve daha sonra diğer alanları da içine alacak şekilde yerli ve batılı modelleri birleştirmeye çalışmışlardır. Kendini arayan aydınlar; bir değişim devresinde kendine bir yol belirleyemeyen kişilerdir. Doğu ve batı, inanmak ve inanmamak, beşeri aşk ve vatan aşkı arasında ikilem yaşayan bu aydınlar iki uç arasında gerilim yaşama noktasında birleşirler. İdeolojik açıdan aydınların daha çok politik bir tavırla ortaya çıkmalarıyla oluşan aydın tipidir.

Bu aydın tiplerini toptancı bir yaklaşımla suçlamak elbette sanatkâr tavrı değil. Ancak milletinin değerleriyle barışık olmayan / olamayan kişilere dair olumlu cümleler kurmak da oldukça zor. Bakiler, milletin çileleri ve acılarıyla barışık olamayan aydınların gözlerine milletinin hal-i pür-melalini görebilmeleri için ayna tutar:

Bilir misin köylerde akşam olunca
Çekilir el ayak ortalıktan…
Bir hüzünlü ay doğar karanlığa sapsarı.
Başlar bir ağıt gibi sulardan, kapılardan
Kurbağa feryatları, köpek ulumaları…

Geceleri süt kokan, gübre kokan evleri
Topraktır hep damları, duvarı kerpiç…
Seferberlik yıllarını dinlerken ürpererek
Tandır başlarında uyudun mu hiç?

Kış günleri trenlerle geçtin mi uzak köylerden
Gördün mü dehşetini, tipinin karın…
Çektin mi hiç acısını istasyonlarda
Tandır ekmeği satan, yumurta satan
Yarı çıplak çocukların…

İmparatorluğun sonlarına doğru başlayan, yenileşme ve batılılaşma adıyla millete dayatılan, olguların milletten ve değerlerinden kopma olarak yorumlanacak tavırları toplumsal yapımızda bir aydın halk çatışmasına dönüşmüştür. Ceditçiler ve Kadimciler adıyla bütün Türk yurtlarında görülen bu ayrım bazı aydınların halkın inanç ve kültür değerlerine yabancılaşması hatta bu değerleri düşman olarak görmesi gibi bir neticeye dönüşmüştür. Edebiyatımızda “Milli Edebiyat” dönemi ile başlayan “Halka Yönelme” hareketi, roman ve hikâyeden sonra şiirde de kendini göstermeye başlamış, bu dönemden itibaren edebiyatımızda, halkın dertlerini anlatan, Anadolu insanının sorunlarına eğilen şiirler kaleme alınmaya başlanmıştır. Bu dönemde özellikle “Hisar” dergisi şairleri tarafından geliştirilerek takip edilen halka yönelme hareketinin, günümüzdeki en büyük temsilcilerinden birisi de Yavuz Bülent Bakiler’dir.

Kendi öz kültürü ile sürekli barışık halde olan bir ailenin çocuğu olarak Sivas’ta doğan Bakiler, Sivas şehrinin sosyal ve kültürel değerleri içerisinde yetişmiş bir Anadolu çocuğudur. Bakiler, henüz çocuk denebilecek bir yaşta halk âşıklarını dinler, onların çalıp söylediklerinden etkilenir. Bakiler, Necip Fazıl, A. Nihat Asya, Cahit Külebi gibi sanatı toplum yararına bir vasıta olarak gören şairlerden almış olduğu ilk tesirler ile şiirler kaleme almış, belirli bir noktadan sonra ise kendine özgü şiir çizgisini kurarak, “gerçekçi” ve “içli” bir şiire yönelmiştir.

Bakiler, ilk şiirlerinden son şiirlerine kadar sosyal hayatı ve bu hayatın içerisine gizlenmiş olan milli nitelikli değerleri anlatmış, çağımızın tüm olumsuzluklarına rağmen, bu değerlerin tüm “Türk Dünyası”nda yaşaması için, şiirini kullanmıştır. Bakiler’in vatan algısı Türk’ün tarihin bütün çağlarını aşan yürüyüşlerinde izler bıraktığı bütün coğrafyaları kapsayacak kadar geniştir. Misak-ı Milli hudutları dar gelir şairin yüreğine:

Bizim türkümüzde gurbet var artık
Hasret var, yürek var, toprak var balam
Gönlümüzü sımsıcak alan topraklar
Tiyan-Şan, Kadır-Gan Dağları’na dek uzar
Kim demiş vatanımız Edirne’den Kars’a kadar.

Yavuz Bülent Bakiler, geleneksel şiirimizin içerik ve biçim özelliklerinden yararlanmayı başaran, bunu yaparken geleneği tekrar etmeden ihya ve inşa eden, geçmiş ile gelecek arasında “köprü” vazifesi gören bir şairdir. Bakiler, Anadolu insanımızın ve çocuklarımızın haline, geçmişindeki ihtişamına nazaran, geri bırakılmış ülkemize, ideolojilerin yıkıcı ve bozguncu tavrı ile değil, acıyan, içli bir memleket çocuğunun duygularıyla bakmaktadır. Eserlerinin Anadolu coğrafyası ve Anadolu insanına yönelen mısralarında, samimî bir sevgi ile yapıcı bir tavır görülür. Bu yapıcı tavır millî tarihinin mirasını sahiplenmesine engel olmaz:

Gittim, yiğitçe döğüştüm gazâ meydanlarında
Ne tak-ı zaferler istedim, ne taç…
Savaşta çiğnetmedim hilâli düşmanlara
Barışta düştü üstüme gölge gölge haç…
Bakiler, Anadolu’yu ve onun insanını anlatırken, herhangi bir ideolojik saplantıya girmeden ve herhangi fikre hizmet etmeden, objektif olarak hareket etmiştir. Onun gayesi bir Türk olarak, üzerinde yaşadığı vatanı her yanıyla tanımak ve sevmektir. Bakiler, “Ben elleri toprak kokan bir babanın Ve topraktan koparılmış canlı bir kaya gibi Burcu burcu vatan kokan bir ananın oğluyum Ben doğuluyum” deyişi bunu özetler gibidir.

Bakiler, şiiri sadece bir ilham ve heyecan işi olarak görmez, şiirin aynı zamanda köklü bir kültür meselesi olduğu inancındadır. Şiire bir fikir ve ideoloji açısından bakılmasının çok yanlış bir tutum olduğunu belirtir. Türk insanını ilgilendiren hiçbir meseleye yabancı kalmayarak, kültürden sanata, eğitimden dış politikaya kadar pek çok sahada fikirler edinip, bu fikirleri geniş kitlelere duyurmaya çalışan Bakiler, şiir dışında dil hakkında, Türkçenin meseleler hakkında da önemli fikirler ortaya koymuştur.

Yavuz Bülent Bakiler, bütün şiirlerinde bizi, bizim değerlerimizi, inanç dünyamızı, ülkülerimizi ve Turan’ı anlatmıştır. O milletine yabancılaşmamıştır hatta çağın yabancılaşmaya dönüşen hızlı değişimlerinin olumsuzluklarından milletini ve değerlerini korumaya çabalayan bir ülkü eri olarak çabalamış ve kalemini bu sevdaya vakfetmiştir. Türkçe var oldukça Türkün öyküsünü anlatanlar da var olacaklardır.

Kaynak: ÜLKER Talat, “Aydın Yabancılaşması ve Bâkiler’in Şiiri”, (Ed. Hüseyin UZEL), Konuştuğumuz Dile Serenat 8 – “Cihanı Dirilten Turan Cemresi / Yavuz Bülent Bakiler”, Hatay Medya, 2019, s.27-33.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir